İnsanın kendisiyle yaşadığı en büyük çatışma, dışarıdaki düşmanlarla değil, kendi içindeki fısıltılarla başlar. Bu fısıltının adı nefs, bu fısıltının tuzağı ise doyumsuzluk, acelecilik ve kontrolsüz arzudur. Nefis insana çoğu zaman boş ver, ye; düşünme, tüket. durma, iste’ der. İşte bu cümle, insanı sadece mideyi doldurmaya değil, ruhu boşaltmaya sürükleyen bir çağrıdır.
Bugün insanlara sorulsa, Seni sana düşman eden nedir? ‘diye, çoğu fiziksel açlığı işaret eder. Oysa insanı kendisine düşman eden, midenin değil; nefis denen görünmez otoritenin bitmek bilmeyen baskısıdır. Çünkü mide açlığın sinyalini verir ama nefsin açlığı hiç bitmez. Mide doyar, nefis doymaz. Mide ihtiyaç ister, nefis istek ister. Mide hayatta kalmak için çalışır; nefis hükmetmek, yönlendirmek, ele geçirmek için çırpınır.
Nefsin ‘ye, iç, tüket’diye dayattığı her şey, insanın kendisiyle olan bağını zayıflatır. Çünkü insan nefsinin peşine düştüğünde, iradesini terk eder. İrade terk edildiğinde de insan, kendi benliğine yabancılaşır. Bu yabancılaşma en sonunda kişiyi kendisine düşman eder. Kişi kendi kararlarını değil, nefsinin dayattıklarını yaşar hâle gelir. Bu da bir insanın yaşayabileceği en büyük esarettir.
Aslında problem yemek, içmek ya da ihtiyaçları gidermek değildir. problem doymayı bilmeyen arzunun insanı ele geçirmesidir. Bu nedenle mesele mide değil, nefistir. Mide biyolojik bir organdır; insanın yaşaması için çalışır. Fakat nefis psikolojik bir merkezdir; insanı yönetmek için çalışır. Mide bizi yaşatır. nefis bizi bazen bitirir. Midenin doyması insanı rahatlatır.nefsin doyması ise insanı daha derin bir açlığa sürükler.
Toplum olarak tüketim alışkanlıklarımızdan günlük tercihimize kadar pek çok şeyde nefis bizi yönlendiriyor. ‘Bir lokma daha, bir adım daha, bir alışveriş daha, bir hırs daha’ diye içimizde sürekli konuşan bir ses var. O ses bizi dışarıdan biri gibi değil, içeriden biri gibi yönetiyor. Bu yüzden de nefsin baskısı, dışarıdaki düşmandan çok daha tehlikelidir. çünkü görünmezdir, çünkü tanıdık sesler kullanır, çünkü bizi ikna eder.
İnsanın kendisine karşı düşmanlaşması, işte bu ikna süreciyle başlar. Kendimize kızmamızın, pişmanlıklarımızın, yanlışlarımızın çoğu nefsin bize fısıldadığı anlık heveslerden ibarettir. Nefsin anlık istekleri, uzun vadeli huzurumuzu çalar. Bugün pişmanlıkların çoğu, nefsin ‘şimdi yap’ dediği ama aklın ‘dur’ demesi gereken anlardır.
Oysa nefsi susturmanın yolu yok saymak değil, yönetmektir. Nefis yönetildiği zaman insan kendiyle barışır. mide de artık bir düşman gibi değil, bir ihtiyaç merkezi gibi çalışır. İnsanı kendisine esir eden nefistir, insanı kendisine dost eden iradedir.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Bizi bize düşman eden gerçekten midemiz mi, yoksa nefislerimizin bitmeyen fısıltıları mı?
Cevap nettir: Mide değil, nefistir.
Ve insanın en büyük mücadelesi dışarıyla değil, kendi nefsiyle olan mücadelesidir.
Bu mücadeleyi kazanan insan, sadece kendisini değil, hayatını da özgürleştirir.
Ahmet Cemal Peker








